Bir Keşif Gezisi: BEYPAZARI Salı, 05.01.2010, 14:47 (GMT+3)
Adını sürekli duyupta bir türlü gidemediğimiz kent; Beypazarı. Morfolojisiyle, mesken tipleriyle, kurusuyla, kültürel özellikleriyle keşfedilmesi gereken kent; Beypazarı.
Yılbaşı tatilini fırsat bilip Cuma günü uyuyacağımız kadar uyuduktan sonra, Cumartesi günü yağmurlu bir havada dört arkadaş ile Beypazarı yoluna düşüyoruz. Aşırı yağmur biraz içimizi burksada, bir coğrafi olgudur diye kendimizi teselli ediyoruz.
Aslında sabah arkadaşlar gidip gitmeme konusunda biraz tereddüt yaşadılar. İlk önce 06.30'da Tülay hanım aradı "Hocam ortalık sel seyelan gerçekten gidecekmiyiz." Cevap "Evet gidiyoruz." 06.45'te Özlem hanım arıyor "Hocam çok fena yağmur var, gideceksek beni eve yakın bir noktadan alsanız." Sabah 06.00'da uyandık ama yağmur sürprizi ile İstanbul'da çıkışımız saat 09.00'u buluyor. Geçekten yola çıkmak için hiçte müsait olmayan bir hava vardı. İnşallah kazasız belasız gideriz dualarıyla yolda iken İzmit yakınlarında yoldan çıkmış olan bir araç bizi biraz daha fazla huzursuz ediyor.
Ama yolumuza devam ediyoruz, Sapanca Gölü'nün güneyinden geçerken, eski gözağrım olan Sakarya Üniversitesi'nin tepeler üzerinde kurulmuş olan kampüsüne al salladıktan sonra Akyazı çıkışında otobanı terk ediyoruz. Hep Bolu üzerinden gidilecek değil ya bu Ankara'ya. Belki güzegah üzerinde ilginç noktalara rastlarız diye Akyazı - Mudurnu - Nallıhan - Beypazarı güzergahını tercih ediyoruz.
Akyazı ve Kuzuluk'u geçince yolun sol tarafında bir Dayk örneği görüyoruz. Sonrada Mudurnu çayının vadisinde yer alan çok güzel yayla evleri. Sabahki huzursuzluğu atıyor ve derslerimizde kullandığımız beşeri ve fiziki olguları yerinde görmenin heyecanı sarıyor bizi. Bu arada halen yağmur devam ediyor.
Mudurnu çayı vadisinde ilerlerken kil taşı tabakalarını fotoğraflayıp, aşağıda yer alan vadiye yağan yağmuru izliyoruz bir süre... Bu yağmur hiç durmayacakmı diye içimizden geçirirken Nallıhan çevresinde kısa bir süreliğinede olsa güneş bize yüzünü gösteriyor.
Nallıhan'ı geçince yolda Eosen kil taşları ve volkanik malzemelerin uzandığı arazi bizi faklı bir dünyaya götürüyor. Özellikle Sarıyar baraj gölü çevresinde bu killi formasyonlar üzerinde gelişen kırgıbayır arazisinden güzel kareler yakalıyoruz.
Çayırhan'a yaklaştığımızı kilometrelerce geridenm gördüğümüz yoğun buhar çıkışından anlıyoruz. Çayırhan'ın doğu kısmına kurulmuş olan termik santral bu çevreden çıkarılan linyitler ile çalışmaktadır.
Ve sonunda kendimizi Beypazar'ında buluyoruz. Tabi İstanbul Beypazarı arasını neredeyse soluksuz, bir çay bile içemeden geçince kendimizi hemen bir restorana atıyoruz. Garson ne yersiniz dediğinde ilk önce çay deyince... biraz şaşırdılar ama önce çaylandık. Sonra karnımızı doyurduk.
Karnımız doyup gözümüz açılınca ilk önce otelimize yerleşiyoruz. İşin doğrusu Beypazarı gibi küçük bir ilçede böylesine temiz ve konforlu bir otel bulabileceğimiz hiç aklıma gelmemişti. Akşemsettin Otel, yolunuz düşerse mutlaka bir uğrayın derim.
Sonra şehrin sokaklarına dalıyoruz. Gerçi biraz Safranbolu'yu anımsatıyor ama olsun diyoruz. Önce yaşayan müzeye uğrayıp, Beypazarı'nın tarihi hakkında bilgiler alıyoruz. Oradan hogbekleri daha iyi görebileceğimiz bir okulun bahçesine girdik. Okul yamacın kenarında kurulmuş. Ve o yamaç killi malzemelerden oluşuyor. Acaba fosil bulabilirmiyiz diye yamaca doğru yönelince buranın eski bir mezarlık olduğunu fark ediyoruz. Hatta küçük bir çocuğa ait iskeleti bile fotoğrafladık. Sonra Özlem Hanım bir kemikte ben buldum deyip, o kemiği çekince elinde kocaman bir kol kemiği kalıyor. Sonrasını tahmin edebiliyorsunuz...
Buradan tekrar şehre doğru inince Adem Uludağ ve Azade Diykan'da aramıza katıldılar. Arkadaş halkası gittikçe genişliyor mu ne...:)
Adem ve Azade'yide alarak Beypazarı sokaklarındaki gezintimize devam ediyoruz. Geze geze kendimizi gümüşçüler çarşısında buluyoruz. Gümüşçülük burada önemli bir uğraşı. Telkari dediklerigümüş işlemeciliği yada ince gümüş telleriyle yapılan bir tür örmecilik burada önemli bir uğraşı. Burayıda gezdikten sonra kendimizi bir kafeteryaya atıp sıcak çaylarımızı yudumluyoruz.
Hepimiz akşam yemeğinin hayalini kuruyoruz. Bağevi denen bir yerde Beypazarı'na has yemekler yemenin heyecanını yaşıyoruz. Bize yemekte Beypazarı güveci, saç kavurma, yaprak sarma ve tatlı olarakta höşmelim (höşmerime benziyor ama bunun içinde peynir yok kaymak var ve sıcak servis ediliyor) ikram edildi. Bağevi fasıl gecelerinin düzenlendği çok hoş bir mekan. Özellikle 83 yaşında bir dedenin o yaşında hem söyleyip hem oynaması biraz ilgimiziçekiyor.
Akşam yemekte iken Beypazarı'nda olduğumuzu öğrenen Beypazarı Nurettin Karaoğuz Anadolu Lisesi Coğrafya öğretmeni Erdal Taşlıçukur hocam bizi ziyarete geldi. Coğrafyacıların birbirleri ile bu kadar yakın ilgisi Adem beyin ilgisini ve hayretini çekiyor. Gecenin saat 23.30'da birkaç coğrafyacının ilçesine geldiğini öğrenen bir meslektaş evinden kalkıp onların yanına gitmesi ilginç geldi galiba...
Erdal Bey pazar proğramımızı aldıktan sonra ertesi sabah buluşmak üzere bizden ayrıldı ve yaklaşık saat 01.00 gibi bizde otelimizin yolunu tutuk....
Gözümü açtığımda sabahın beşiydi. Tabiki arkadaşlar uykunun ancak başlarındaydı. İyisimi onlar uyanmadan ben biraz şehri keşfe çıkayım diye düşündüm. Giyindim ve sabahın 06.00'da daldım Beypazarı sokaklarına. Ve Beypazarlıların ne kadar misafirperver olduğunu bir kere daha anladım. O saatte elinde fotoğraf makinası, tripotu olan birini gören üç beş esnaf hemen "Efendim hoş geldiniz, buyurun bir çorba içelim, kahvaltı yapalım." diye davet etti. Gerçekten İstanbul'un materyalist yaklaşımından sonra bu durum çok hoşuma gitti.
Neyse ben davetler için teşekkür ettikten sonra ara sokaklardan geçe geçe Hıdırlık tepesine doğru yol aldım. Evlerin mimari yapısı, kullanılan malzeme, malzemenin kullanılış şekli ile ilgili yüzlerce fotoğraf çektim. Hıdırlık'a varınca da üzerinde olduğum hogbekler ve çevredeki diğer hogbeklerin fotoğraflarını çekmeyide ihmal etmedim.
Sonra yavaş yavaş şehrin sokaklarına doğru daldım. Taş döşemeli sokakların arasında keçe kıyafetler satan bir dükkan açılmıştı. Biraz daha ilerlediğimde bir semercinin önünde uzun eşek oynayan semerleri fotoğrafladım. Hele simitçi... sıcacık simitlerin fırından çıkışını fotoğraflamak... sonrada o çıtır simitleri yemek.
Sabah 09.00 gibi otele döndüğümde arkadaşlar yeni yeni uyanmaya başlamıştı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Hıdırlık Tepesine doğru tekrar yola koyulduk. Sabah keşfettiğim sokakları bu defa arkadaşlarla yeniden geçtik. Artık sokaklarda insanlarda vardı. Tabi etrafımızda koşturan çocuklar. Galiba çocuklar en çok Özlem Hanımı sevdiler. Çocuklar Özlem'in etrafında pır döndüler.
Hıdırlık tepesine çıktığımızda burada sabah killi formasyonlar içerisinde gördüğüm kayanın jips olduğunu fark ediyoruz. Tabi tüm ekip bol miktarda örnek almayı ihmal etmiyoruz.
Artık tepedeki kafeteryada açıldığı için yorgunluk atmak için bir şeyler içelim diyoruz. Tülay hanım bize kendi elleriyle orta şeker kahvelerimizi hazırladı. Tam kahvemizi içerken Doğu Ateş'ten telefon geldi. Öğle vakti Doğu bize yetişmişti. Hemen tepeden aşağıya inip bizim "Küçük Dev Adam"ın yanına gidiyoruz. Çünkü bize gerçekten çok ilginç şeyler göstereceğinin farkındayız. Doğu'yla birlikte Erdal hocamda bizlere katıldı.
İlk yaptığımız iş Hıdırlık tepesinden gördüğümüz hogbeklerden birisinin üzerine çıkmak oldu. Doğu Hocam bize yörenin jeolojik gelişimi ve morfolojik özellikleri hakkında bilgiler verdi. Sonra İnözü Vadisine geçtik. Burada bizi yine bir coğrafya öğretmeni olan Nurullah Özün hocam bize katıldı.
İnözü vadisindeki restoranda muhteşem bir öğle yemeği yedikten sonra sıkışma rejimi ile oluşan ters bir fayı görüntüledik. Fay çizgisi üzerinde milonitleri bile gördük. Buradan hareket ederek Beypazarı madensuyunun çıktığı alana gittik. İner inmez karşı yamaçtaki dirsek dikkatimizi çekiyor. Bu tabakanın nasıl böyle kıvrıldığını gerçekten anlamak çok kolay değil. Beypazarı maden suyu fabrikasının güvenlik görevlisinin bize ikram ettiği maden sularını yudumlarken yolun karşısındaki açılı diskordans dikkatimizi çekiyor.
Dönüş yolunda Doğu Hocam hızını alamıyor ve bizi fosil bir dev kazanının içine sokuyor. Ve dev kazanının yamaçlarında rastladığımız şekiller dikkatimizi çekiyor. En son olarak Beypazarı'nın batısında yer alan Oğuz Erol hocamızın incelediği aşınım yüzeylerini ve sekileri fotoğrafladıktan sonra hem Beypazarı ile hemde arkadaşlarımızla vedalaşarak İstanbul'a doğru yola çıkıyoruz.
Gökyüzünü tamamen kaplayan bulutlar.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında seyehat etmek.
Maalesef üzücü bir olay, devrilmiş bir tır...
Evet sırada yer bilimleri, tabakalrı dikine kesen bir dayk...
Mudurnu çevresinde bir yayla...
Yaylada yalnız ağaç...
Birlikte çalıştığımız Erakman Turizmin müdürü Umut Bey bizi özel arabası ile Beypazarı'na götürdü...
Akyazı - Mudurnu arasındaki yol...
Killi tabaklar...
Mudurnu çayı vadisine yağan yağmur...
Ve sabahtan beri güneşin bize yüzünü gösterdiği tek an...
Nallıhan çevresinde buğday tarlaları...
Nallıhan - Beypazarı arasında yer alan killi yatay yapı
Killi tabakalar
Çayırhan termik santrali
Beypazarı'ndaki taş evlerden biri...
Yorumsuz...:)
Beypazarı evi maketi
Buda bir pazarlama tekniği...
Hogbekler arasındaki evler...
Yamaçta yer alan evler...
Yaşayan müzede Beypazarı kıyafetleri...
Yaşayan müzede nalbant köşesi...
Yaşayan müzede ayakkabı imalatçısı...
Yaşayan müzeyi gezerken...
Yaşayan müzede berber köşesi...
Yaşayan müzede fotoğrafçı köşesi...
Nasıl ortalamış mıyım?
Yaşayan müzede semerci...
Bir okul bahçesinde rastldığımız eski bir mezar...
Ankara'dan gelen Adem ve Azade de bize katıldılar...
Beypazarı evleri...
Beypazarı sokaklarında ekibimiz...
Beypazarı evleri..
Beypazarı'nda taş konak...
Beypazarı'nda telkari adı verilen gümüş işlemeciliği meşhurdur.
Gümüş işleme ustaları...
Gümüş işlemeciliği...
Beypazarı'nda yöresel ürünler...
Arkadaşlar alış verişte...
Beypazarı'nda bir kafeteryada otururken...
Bağevinde Adem ve Azade sahnede...
Sabah saatlerinde Beypazarı...
Beypazarı'nın ana caddelerinden biri...
Sobası tüten bir ev...
Ahşap ev...
Hımış yapılı bir ev...
Tadilat yapılmış bir Beypazarı evi..
Ahşap bir ev...
Hımış yapıda detay...
Beypazarı evlerinde kullanılan ahşap malzemeler...
Beypazarı'nda şehir batıya doğru gelişme göstermektedir.
Beypazarı
Hıdırlık tepesinden Beypazarı...
Suluhan...
Şehrin kuzeyinde bir hogbek...
Hogbek
Hıdırlık tepesinden şehre inen dar sokaklar...
Suluhan
Beypazarı'nda bir sokak...
Keçe kıyafetler satan bir dükkan...
Semerci
Beypazarı simitleri
Simitler ilk önce hamurken pekmez şerbetinde haşlanıyor.
Ekibimiz postane binasının önünde...
Birazda mutluyuz galiba...
Penceredeki baba kız...
Beşliği kapan sarılı çocuk mutluluktan uçuyordu...
Özlem Hanım çocuklara kapıldı gitti.
Kuş sarayı...
Jipsli formasyon (Arada beyaz görünen tabakalar jipsler).
Tülay Hanım kahvemizi kendi elleriyle hazırladı.
Hıdırlık Tepesinden Beypazarı'na bakış...
Hıdırlık Tepesinden inerken...
Beypazarı sokaklarında...
Tarih ve doğanın buluştuğu kent...
Meşhur konaklar...
Çocuk her yerde çocuktur. Çocuk her yerde güzeldir.
Eski bir konak...
Başka bir açıdan hogbekler...
Hogbeke tırmanırken aklımıza Kemal abi geliyor... :)
Hogbekin üstünden evler...
Doğu Ateş yörenin jeolojik gelişimini anlatırken...
Hogbekin üstünde ekibimiz...
Beypazarı konakları...
Bir konak daha...
Doğu Hocam ters fayın önünde...
Ters Fay
Fay hattında milonit ararken...
Fay Hattı
Yatay tabakalar...
Beypazarı sodasının çıktığı yerdeki jeolojik dirsek...