30 Nisan 2009 Perşembe gecesi saat 20.00’de Çınar Koleji’nin bahçesinden hareket ederek mavinin en güzel tonuna doğru kanatlandık. Hedef Fethiye, ancak hedefe ulaşmak için Adapazarı, Bilecik, Afyon ve Burdur’dan geçiyoruz.
Sabah 06.45’de Afyon’a ulaşıyoruz. Burada yaptığımız kahvaltıdan sonra, Burdur gölünün kenarından Elmalı karstik ovasına, oradan Batı Torosları aşarak Fethiye’ye iniyoruz. Fethiye’de fazla vakit kaybetmeden kendimizi Ölüdeniz kıyısına atıyoruz. Bizi burada bekleyen tekne ile Ölüdeniz kıyılarından geçerek Soğuksu Koyuna gidiyoruz. Burada demirleyen tekneden bizler denize girerken personel mangalı tutuşturmaya başlıyor.
Henüz ilkbahar ortası olmasına rağmen muhteşem mavi tonuyla bizi cezbeden Akdeniz’in sıcaklığı karşısında şaşırıyoruz. Öğle yemeğinde balık ve tavuk ızgaradan oluşan yemeğimizi yedikten sonra, St. Nicolas Adası, Gemile Koyu, Darboğaz Koyu, Akvaryum Koyu’nu gezerek Ölüdeniz’e geri varıyoruz.
Akşam otelimizde aldığımız akşam yemeğinden sonra çöken serinlik bizi şaşırtıyor. Çünkü biz ikinci gün çadır kampı kurmayı planlıyorduk. Ama akşamın serinliğini görünce bundan vazgeçip otelimizde kalmaya karar veriyoruz. Yorulan arkadaşların bir kısmı daha saat 22.00 olmadan yataklarında kıvrılırken, gurubun dinamik elamanları ile sabahın 4’üne kadar sohbet edip bilardo turnuvası düzenliyoruz. Artık yatma zamanı çünkü bizi yarın yorucu bir yürüyüş temposu bekliyor.
Sabah 09.00’da kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra kendimizi önce Fethiye’ye atıyoruz. Malum uzun bir yürüyüş olacak, yanımıza bol miktarda su, meyve suyu, çikolata ve bisküvi aldıktan sonra Kayaköy’e varıyoruz. Kayaköy eski bir yerleşme, köyün üst yamaçlarında el sanatları ile uğraşan Rumlar, aşağı kısımlarında tarımla uğraşan Türkler yaşarmış. Ancak Lozan Antlaşması uyarınca yapılan mübadele ile buradaki Rumlar Yunanistan’a göç etmek zorunda kalıyor. Onlardan kalan evler ve kiliseler ise bugün ziyaretçileri ağırlıyor.
Ekibimizle Kayaköy’ün taş evleri arasında bir süre dolaştıktan sonra gerideki dağlık kütleye doğru tırmanıyoruz. Böylece yaklaşık 10 km sürecek olan kızılçam ormanları arasındaki yolculuğumuz başlıyor.
Bu yolculuk sırasında ekibimize karstik şekiller, kızılçam ormanları, makiler, bayrak teşekkülü, terra rossa toprakları, deniz kara meltemi, kıyı şekilleri hakkında bilgiler veriyoruz.
Yürüyüş sırasında Soğuksu Koyu’nu tepeden gören noktada mola verip kumanyamızı yerken Akif Sarıoğlu’nun gitarından çıkan nağmeleri dinliyoruz. Tabi bir yandan da Türk kahvesi yapmayı ihmal etmiyoruz. Ancak unuttuğumuz bir şeyler var. Kahve, şeker, cezve, ocak, kaşık her şey tamam, ancak fincan almayı unutmuşuz. Ne yapacağız şimdi?
Bizim insanımızın pratikliği bitmez. Hemen pet şişeleri ortadan ikiye kesip fincan yapıyoruz. Böylece bütün ekip muhteşem fincanlar ile kahvelerini yudumlamış oluyor.
Yolda birkaç kez mola veriyoruz. Molaların birince bir keçiboynuzu ağacının altında bize en iyi arkadaşını anlat diye bir etkinlik yapıyoruz. Birde bakıyoruz ki bir saat geçmiş. Herkes dostunu en iyi şekilde tarif etmiş. Dostluklar daha da pekişmiş. Bekli de sadece bu an bile gezimizin amacına ulaştığının en önemli göstergesidir.
Yürüyüşümüze devam ederken Ölüdeniz’in olduğu koy uzaklardan görünüyor. Ağaçlar arasında biraz daha ilerleyince Ölüdeniz bütün ihtişamı ile karşımıza çıkıyor. Ekip manzaranın güzelliği karşısında oturup kalıyor. Bir süre manzarayı izledikten sonra bizi denize girme isteği kaplıyor. Yorgunluğumuzu sırt çantalarının ağırlığını her şeyi unutup yeniden yürümeye başlıyoruz. Ve en sonunda Ölüdeniz kumsalından Akdeniz’e atlamanın mutluluğu.
Bu yürüyüşteki amaçlarımızdan biri dostluğu pekiştirmek; bir diğeri gurup bütünlüğünü ve toplu hareketi anlatmak.Bunu sağlamak için zaman zaman baştan saydırıyoruz ve her defasında ekibin 23 kişi çıkması bizi tabiî ki mutlu ediyor. Bu uzun ve yorucu yürüyüşte hiç kimseyi kaybetmemiş olmanın başarısı ile Ölüdeniz’e girerek kendimizi ödüllendiriyoruz. Denizden çıktıktan sonra Akif yeniden gitarına sarılıyor.
Akşam otele döndüğümüzde mangal partisi bizi bekliyor. Yemeğimizi yedikten sonra bir süre dinleniyoruz ve ekibin en çılgınları havuza dalıyor. Gece yarısının geçtiği zamanlardı, Ovacık beldesini bizim çığlıklarımız kaplıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde sohbet ve muhabbet daha bir koyulaşıyor. Tabi birde Bilal’in ağrıyan dişi. Sabahın dördünce dişçi ararken ancak bir pratisyen hekim bulup, bizim-kine bir ağrı kesici yaptırıyoruz. Sonrada dönüp uyumaya çalışıyoruz. Çünkü en zorlu parkuru en sona bıraktık. Hedefte Saklıkent var.
Sabah 08.00’de kalk komutunu veriyoruz. Herkes uyandığı halde bizim muhteşem üçlü (Atıf, Akif ve Kadir) uyanamıyor bir türlü. Ne yaptıysak nafile, eeee bu fırsat kaçmaz. Hemen ayakkabı boyaları bulunuyor. Hem de en çıkmazından. Çocuklar dalmaçyalı ya da apaçi desenleri ile boyandıktan sonra özenle fotoğraflanıyor. Neyse kahvaltı alındıktan sonra önce Fethiye’ye iniyoruz. Burada kral mezarları olarak bilinen ve MÖ 4. yy’dan kalma olan bu mezarlardan en büyüğü Amynthas isimli Telmessos’u yöneten kral ya da kumandana ait olan mezardır. Bu anıt mezarın önünden Fethiye manzarasını seyrediyoruz. Buradan çıkıp Saklıkent’e doğru yola çıkıyopruz.
Saklıkent bir çobanın kaybolan keçisini ararken bulduğu 18 km uzunluğunda muhteşem bir vadidir. Tipik bir boğaz vadidir. İçerisinde çok sayıda karstik kaynak bulunmaktadır. Girişteki kaynaklar yaz sonlarına kadar bol su verirken, asıl vadiden gelen dere yaza doğru kurumaktadır. Ancak biz girdiğimizde içinde yer yer 1 metreye varan derinliğe sahip bir su vardı. Ekip ilk başta suyun soğukluğundan ürkse de manzaranın güzelliği karşısında hemen daldılar suya.
Vadi içerisinde soğuk su ve akıntı ile mücadele ederek yaklaşık 1 – 1.5 km kadar ilerledik. Zaman zaman akıntıya kapılanların telaşı, zaman zaman suyun soğukluğunun korkusuyla ama asla yılmadan, vadinin iyice darlaştığı noktaya kadar ilerledik. Buradan itibaren 17 km daha kalsa da kalan kısmı başka bir seferde aşma umudu ile geriye döndük.
Dönüş yolunda Esma Ana’nın gözlemelerinden üçer beşer yedikten sonra İstanbul yoluna yorgun ama mutlu bir şekilde girdik.
Fethiye yolunda otobüste
Yolda uyumak gibisi yok
Keçiborlu'nun kuzeyinde karstik göl
Atıf Erzincanlı yolda bize şiir okuyor
Ölüdeniz'de yamaç paraşütü
Ölüdeniz çevresinde bizi gezdirecek olan tekne
Tekne turunda
Mangalsız olurmu hiç...
Tekneden denize girdik
Biraz üşüdük, nede olsa daha ilkbahar...
Izgaralar çok güzel
Gözlemeci
Izgara çok lezzetliydi
Soğuksu Koyu
Bilal Haksever uçuşta
Atole benziyor :)
Herşey süper...
Babadağ
Otelde kahvaltı
Bilardo oynadık
Papatyalar
Yürüyüşe hazırlık...
Frenk Hurması
Kayaköy'de bir şapel
Kayaköy
Kayaköy Kilisesi
Kilisenin bahçesindeki zemin kaplaması
Kayaköy
Kayaköy'den Ölüdeniz'e...
Yorulduk mola...
Kızılçam ormanları arasında 10 km...
Likya yolundaki işaretler
Gelde dalma...
Burada kumanya yemenin tadı bir başka...
Yemekten sonra Türk kahvesi...
Eyvah fincanları unutmuşuz. Sorun yok pet şişeler ne güne duruyor...:)
Yemekten sonra Akif Sarıoğlu gitarını konuşturdu...
Soğuksu ve St. Nicolas Adası
Yolda rastladığımız turist kafilesi
Hadi biraz sohbet edelim...
Keçiboynuzu
Yürüyüş hiç bitmesin istedik...
Ölüdeniz
Recep Bey ve ben
Yürüyüşün son metreleri...
Ölüdeniz'e girmek
Kumsalda gitar dinletisi
Muhteşem final...
Soğuk mu? O da ne ...
Kaydırak da süper...
Eeee çok geç yatarsan başına bunlar gelir...
Atıf 102. Dalmaçyalı oldun galiba!!?? :)
Fethiye'nin içinde bir lahit
Fethiye Kral mezarları
Ekibimiz
Abdullah ve Muhammet Ali ile
Sol baştan Hakan, Mustafa, Ben, Akif ve Berkin
Fethiye
Kral Mezarları
Mezarın içi
Mezar odaları
Saklıkent
Saklıkent'ten çıkan nehirin oluşturduğu örgülü drenaj